Evrendeki Yerimiz

   Biz insanlar,sonunu bilmediğimiz(belki de bildiğimiz) şu evrende,100-500 milyar galaksi arasında,bir Yıldız sisteminin bir gezegeninde yaşayan bir zerre parçasıyız.Belki de evrene kıyasla bu kadar bile büyük değiliz.Ancak kendimizi çok büyük görüp kibirli olmamız ise ayrı bir ironi.Neyse konumuza geçelim.

  Dediğim gibi,Dünya koskocaman evrende,100-500 milyar galaksi arasında,bir Yıldız sisteminin bir gezegeni.Evrenin ise 10-20 milyar yıl öncesinde Büyük Patlama ile başladığı düşünülmektedir.Ancak yaşadığımız her şey,tanıdığımız her bir insan Carl Sagan'ın tabiri ile "Soluk Mavi Nokta"üzerinde yer almıştır.

  Işık hızı yaklaşık olarak saniyede 300.000 km'dir.Eğer ışık hızı ile Dünya'dan yola çıkarsak:

Ay:1 saniye
Güneş sistemi'nin sonu:8 saat
En yakın yıldız Alfa Centuri:4.2 yıl
Andromeda Galaksisi:2000000 yıl

 Bununla beraber algımızı bir hayli geçen karanlık madde,karanlık enerji,anti maddeyi de dikkate alırsak işler iyice karmaşık hale bürünür.

 Lafı uzatmayayım ve sizi evrenin büyüklüğünü anlamanız için şu videoyu önereyim:
KAYNAKÇA


Our Place İn The Universe-Norman Glendenning

Carl Sagan-Soluk Mavi Nokta

Carl Sagan-Kozmos

Aptal Olsalardı Sizce İp Yapabilirler miydi?

Hiç ip yapmaya çalıştınız mı? Aslında biraz zor: İki veya daha fazla elyaf veya pamuk parçasını birlikte bükerken, aynı zamanda tek tek parçaları zıt yönlerde kıvırırsınız, böylece elyaflar birbirine kilitlenir. İlk ipi kim yapmış olursa olsun, inşaat mühendisinin zihninden bahsetmemek için inanılmaz ince motor becerilere ve bazı temel matematiksel anlayışana sahip olmak zorundaydı.

Scientific Reports dergisinin Nisan 2020 sayısında yayınlanan bir araştırmaya göre, ilk ip yapımcılarının insan bile olmaması mümkündür. Yani bugünün standartlarına göre “insan” değil.
Popüler kolektif hayal gücünde, Neandertaller tam olarak olmasada parlak bir insan değildi. Akıllıydık ve aptaldık, bu yüzden milyarlarca dünyayı doldurmak için hayatta kaldık ve öldük.Ancak bu teoriyi destekleyen kanıtlar, bu gezegeni bizimle paylaşan son diğer insan türleri hakkında daha fazla şey anlamaya başladığımız için giderek daha da zayıflıyor. Yapıştırıcı yaptığını, büyüklerini emzirdiğini, iyi bir espiriye gülebildiklerini, mücevherlerle uğraştığını ve sanat yarattıklarını ve şimdi iplik yapabildiklerini gösteriyor.

Neandertal kordonu
Fransa'da Abri du Maras'ta bulunan, aslında bir taş kesme aracına bağlı bükülmüş kordon parçasının dijital mikroskobundan 3D fotoğraf


                      Araştırmacılar, Fransa'nın Abri du Maras'taki bir arkeolojik alanda, muhtemelen 41.000 ila 52.000 yaşında ve bir çocuğun pembemsi tırnağının genişliği olan kordon parçasını keşfettiler. Parça, muhtemelen yaprak dökmeyen bir ağacın iç kabuğundan yapılmış, birlikte bükülmüş üç lif demetinden oluşur. Dize, küçük bir taş alete yapışmış olarak bulundu ve muhtemelen alet için bir tutamaç olarak hizmet edebilirdi veya onu tutan dize çantasının bir parçası olabilirdi. Çalışmaya göre, bu ipin parçasını yapmak için kullanılan teknikler "çok daha büyük elyaf teknolojisi" ni önermektedir, bu da giysi, ip, paspas ve ağ yapımında bulunabilecekleri anlamına gelir.


Sosyopatlık ve Psikopatlık

  Sosyopatlık ve Psikopatlık özünde çok farklı gibi gözükse de aynı kapıya çıkar.Bazı otoriteler ikisini de"Anti-Sosyal Kişilik Bozukluğu"olarak tanımlar.

  Psikopatlar, doğuştan beyin yapılarının sonucu olarak amigdalada meydana gelen bir deformasyon nedeniyle bu hale gelirken, sosyopatlar genetik özellikler dışında dış faktörler ve yaşadıkları deneyimler sonucu empati yoksunu bir hale gelmiştir.Psikopatların sosyopatlara göre çok daha soğukkanlı ve sakin olduğu belirtilmektedir.Giriştikleri her işi tüm ince detaylarıyla planlayan psikopatlar, suç teşkil eden eylemlerinin sonuçlarını ve başkaları üzerindeki etkilerini öngörebilir, bunlar sonucunda hiçbir pişmanlık veya üzüntü duymadan yollarına devam edebilir. sosyopatlar ise bu tür eylemlerini planlamadan, ani dürtüler sonucunda, plansızca suç işlemektedir. 

  Psikopatlar daha planlıdır,kendilerini belli etmezler ve iyi birer taklitçilerdir.Aslında empati kuramazlar ve pişman olmazlar ancak toplumdaki kişileri gözlemleyerek onları taklit edebilir ve rahatça kendilerini gizleyebilirler.Cinayet işleme potansiyelleri çok yüksektir.Sosyopatlar ise dahi denilebilecek kişilerdir.Suç işlemek onlara göre sıradandır.Bu kişiler gennellikle toplumdaki en başarılı ve en çok danışılan kişilerdir.

  Bu iki bozukluğun arasındaki farkı basit olarak tanımlarsak psikopatlar suç işlemekten zevk alırlar ve bu onlar için bir doyum kaynağıdır.Ancak sosyopatlar bunu alışkanlık için yaparlar ve çok tutarsızdırlar.Yani birisini öldürdükten sonra sizinle rahatça lahmacun yemeye gelebilirler.Sosyopatlar egolu ve gösterişçilerdir.

  Dizilerden örnek vermemiz gerekirse,gelmiş geçmiş en büyük psikopatlardan birisi için Hannibal Lecter,en büyük sosyopat için ise Sherlock Holmes diyebiliriz.
        Hannibal Lecter-Kuzuların 
                   Sessizliği(1991)
                   Sherlock Holmes(2010)

 Toplumdaki bazı kişiler ise"Ben psikopatım,sosyopatım internette bir test yaptım bu kadar"Diyerek havalı olduklarını zannederler ancak bu bozukluklar çok tehlikelidirler.Bu yüzden bu tarz kişilere pek aldırış etmemeniz gerekir.Bir psikoloğa görünmeyen ve raporu olmayan kişiler bunları söylerse ciddiye almamanız yeterli.

KAYNAKÇA

Gerçekten Bir Ruhumuz Var Mı?

  Ruh kavramı farklı şekillerde ele alınabilir.Gerek felsefi,gerek bilimsel,gerek dini.Peki bir ruha sahip olduğumuza dair elle tutulabilir bir kanıt var mı?Evet,var.Ama ne olursa olsun ruhun varlığı hep iddia olarak kalmıştır ve hiçbir zaman kesin olarak ispatlanamamıştır.

  11 Mart 1907 New York Times gazetesinde MIT Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Dr. Duncan MacDougall'ın ruh ağırlığı ölçen bir terazi ile yaptığı bir deney yayımlandı.Bu deneye göre MacDougall vakumlu olmayan  bir ortamda ölmek üzere olan 6 tane hastasını ölümden önce ve sonra tarttı.Ölen 6 hastadan 5 tanesinde kütle değişimi yaşanmamışken,aralarından 1 tanesi 21 gram kütle kaybetti.Daha sonrasında MacDougall bu deneyi köpekler üzerinde uyguladı ancak hiçbir kütle değişimi gözlemlenmedi.

  Dediğim gibi bu sadece bir iddiadan öteye gidemedi.Bilim insanları da bu deney karşısında bölünmeye başladı.Kimisi ruhun gerçekten 21 gram olduğuna inandı,kimisi ise deneyin yanlış koşullar altında gerçekleştirildiğini savundu.Kimisi ise terazi çok hassas olduğu için ölmek üzere olan deneklerin can çekişmesi sonucu yanlış verilerin ortaya çıktığını söyledi.

Ne olursa olsun,ölen kişinin bedeni çok hızlı bozulabilmektedir.Bu da bedenin kütle kaybetmiş olmasını beraberinde getirebilir.

KAYNAKÇA




Binadan Düşen Bir Madeni Para Sizi Öldürebilir mi?

Empire State Binası'ndaki gözlem güvertesinde duran bir turist cebine ulaşır ve bir kuruş çıkarır. Kenara adım atar ve jetonu koruyucu çitin üzerine fırlatır, burada aşağıdaki kaldırıma doğru 4200 feet (400 metre) düşer. Bozuk para, farkında olmayan bir yayanın kafatasına çarpar, kişiyi öldürür ve görünüşte zararsız bir şakayı ölümcül bir eyleme dönüştürür.

Bu gerçekleşmemiş olsa da, sık sık tekrarlanan bir senaryo, kentsel efsane statüsüne ulaştı. Ve pek çok  efsane gibi, "bir kuruş bırak, bir kişiyi öldür" hikayesinin özünde gerçek bir tane var.

Sadece 2,5 gram ve 1,52 milimetre kalınlığında, yüksek bir binadan fırlayan bir kuruşun, aşağıda yürüyen birini öldürmesi olası değildir. 19.05 milimetre (bir inç dörtte üçü) genelinde, bir kuruşun dik şekli potansiyel olarak ölümcül bir ok olabilir fakat kuruş düşerken hava direnci onun çırpınmasına neden olacaktır bu da onu daha çok bir yaprak gibi yapar.

Bu senaryoda da hız devreye giriyor. Bir kuruş düşerken yer çekimine maruz kalacak olsa da, sürekli bir ivme yaşamayacak. Bunun yerine, hızlanmasına karşı koyacak hava direncinin sürüklenmesiyle karşılaşacaktır.

Bir kuruş ne kadar hızlı düşerse, hava direnci o kadar fazla olur. Düşüşü sırasında belirli bir noktada, sürükleme ve yerçekimi kuvvetleri dengelenir ve kuruş sabit bir oranda hareket etmeye başlar. Bu terminal hızı olarak bilinir. Bir kuruş, yaklaşık 15 metre düştükten sonra terminal hızına ulaşacak, daha sonra yere ulaşana kadar 40 mil / saat hızla hareket edecektir. Ağrıya neden olsa da bu olay bir parayı katile çevirmez.

Bahsettiğimiz gerçeğin aslına gelince? Büyük bir yükseklikten düştüğünde, aşağıda geçenlere zarar verebilecek başka nesneler de vardır. 50 kuruşluk bir rulo alın. 125 gramda  427 metre  düşüş, kafaya ölümcül bir darbeye neden olabilecek 20 mil / saat (32 km / saat) bir darbe hızı üretecektir. Bu hesaplamalar, nesne şekline ve hava yoğunluğuna bağlı olarak değişebilen hava direncini hesaba katmasa da, bu ağırlığın bir nesnesi, makul miktarda sürükleme olsa bile bir katil olabilir.

İşte kafanızın güvenliği için büyük resim: Bir binadan atılan bir nesnenin ölümcül olması için yeterli kütleye ve hacime  sahip olması gerekir. Ayrıca, komşu yapıların neden olduğu yukarı yönlü hareketlerden arındırılması gerekir.Kaldırımlar böyle olylar için tehlikeli olsa da bir araba çarpmasından iyidir.

Müzik Sanatının Kökeni

  Günümüzde neredeyse çoğu insanın severek dinlediği müzikler vardır mutlaka.Kimimiz pop,kimimiz rock,kimimiz rap gibi sayamayacağım kadar çok müzik türü zamanla ortaya çıkmıştır.Peki nedir bu müzik?Nasıl ortaya çıktı?Nasıl bugünkü haline geldi?

  Tabi ki müzik kavramını çok sınırlı da tutabiliriz.Mesela göle düşen yağmur damlalarının oluşturduğu ses,bir kişinin iki taşı ritimli bir şekilde birbirine vurması gibi.Müzik tanım olarak duygu, düşünce ve imgeleri teksesli ya da çoksesli olarak anlatma sanatıdır.Ancak müzik kavramı çok farklı şekilde incelenebilir,çok farklı tanımlar oluşturulabilir.Bu biraz da kişinin bakış açısına kalmış bir olay.

  19.yüzyılda müziğin ortaya çıkışı ile ilgili iddialar ortaya çıkmıştır.İlk insanlar doğadaki sesleri taklit etmek amacıyla modern müzik aletlerinin atası sayılabilecek bazı şeyler yapmışlardır.Hayvan bağırsağından yapılan ipleri çekerek,odun ve ağaç kütüklerini üfleyerek müziğin tarihsel olarak başladığı düşünülmektedir.

  Kuzeybatı Slovenya'da,Divje Babe bölgesinde modern flütü andıran içi boş delikli kemik İvan Turk tarafından bulunmuştur.Araştırmacılar bu flütün 40.000-80.000 yıl öncesine ait olduğunu saptadı.Daha sonrasında Turk,bu flütün Neandertaller tarafından yapıldığını söyledi.
  Ünlü müzikolog Curt Sachs:“ İlkel müziği ilkel olmayandan ayırıp bu müziğin günümüzdeki kesin tanımını yapmak, insanın iç dünyasının tanımını yapmak kadar zordur ama bütünüyle olanaksız değildir. İlkel müziğin bir tanımını yapmak istesek, bu müzik teorik bir çatıdan, dahası en temel yasalardan bile yoksun olduğunu öne sürebiliriz. Müzik yazısından söz bile açmıyorum. Demek oluyor ki müzik, yalnızca toplumsal ve kişilik dışı doğasına, çağdan çağa sürüp gelen önemli bir geleneği yaşatan doğasına dayanmaktadır. Müziğin başka bir tanımı da işlevidir: Büyü. Bu görev onu eğlendirici ve yüceltici bir sanat olmaktan alıkoymuştur."

  Günümüzde ulaşabildiğimiz en eski müzik yazmaları ise 3000 yıl öncesinde Hindistan'da bulunan "Veda İlahileri"dir.Müzik ile ilgili gelişen ilk kuramlar Antik Yunan'da.Eski Yunan'da şairler lir eşliğinde destanlar okumaktaydı.Müzik sözcüğü de Eski Yunan'da sanat tanrıları olduğu inanılan Musalar sözcüğünden türemiştir. Pisagor,müziği matematiksel yoldan çözümleyerek, bir sesin yüksekliği ile telin uzunluğu arasındaki ilişkiyi saptadı, Belirli uzunluktaki bir telde çalman notanın frekansının, iki kat uzunluktaki bir telde çalman notanın frekansının tam iki katı olduğunu buldu.

  Yunanlılar ile birlikte Çinliler de müziğin ahengi ve yarattığı duygunun farkındaydılar.Hristiyanlığın ilk yılları ile birlikte de müzik insanlığın dinsel olarak kendini ifade etme araçlarından belki de en önemlisi haline geldi.

  Müzik sürekli gelişmeye devam etti.Önemli olan şey bugün dinlediğimiz müziği oluşturan ezgi nasıl doğdu?Sachs'a göre:“Kendi sesine düzenli bir biçim vermek isteyen insan, iki değişik, daha doğru bir deyişle iki karşıt anlatım yolu buldu. Biri sözlerin egemen olduğu, sesin salt bir araç gibi kullanıldığı logogenik yoldur. Öteki, sözlere çok az bağlı, taşkın, içten gelen kızgınlığın, gerginliğin başıboş bırakılmasıyla ortaya çıkan müziktir. Buna da pathogenik yani çoşkunun müziği diyoruz.”

  Müzik sürekli gelişmeye devam etti,edecek.En azından etmesini umuyoruz.Bugüne kadar birçok müzik dehası,efsane geldi ve geçti.Daha çok gelmesini de temenni ediyoruz.

KAYNAKÇA





Adnan Saygun-Ezginin Doğuşu

Karbon 14 Metodu-1

  Karbon-14,radyoaktif karbon izotopunun ( c-14 ) bozularak azota dönüşmesi temeline dayanır. incelenecek örnekteki c-14'ün kararlı karbon izotopu olan c-12'ye oranı, canlının ne kadar süre önce öldüğünü ya da söz konusu olan bulgunun ne zaman yapıldığını gösterir.Yani organik nesnelerin yaşını hesaplamada kullanılan yöntemdir.

  
Yöntemin tam olarak nasıl çalıştığını şu şekilde açıklayabiliriz. Karbon-14’ün yarı ömrü 5730 yıldır. Yani belirli bir maddedeki karbon-14 miktarı her 5730 yılda bir yarıya düşer. Örneğin bugün elinizde 1 kilogram karbon-14 varsa, bu maddenin içindeki karbon-14 miktarı 5730 yıl sonra yarım kiloya, 11.460 yıl sonra çeyrek kiloya düşer. Dolayısıyla 5730 yıl önce ölmüş bir organizmadan arta kalan organik maddelerdeki karbon-14/toplam karbon oranının bugünkü değeri, bu oranın 5730 yıl önce atmosferdeki değerinin yarısı kadardır. 

 Atmosferdeki karbon-14 miktarı zaman içinde az da olsa değişir. Ancak atmosferdeki karbon-14 toplam karbon oranlarının geçmişteki değerleri çeşitli yöntemlerle belirlenebiliyor. Karbon-14 yöntemiyle güvenilir bir biçimde belirlenebilecek en eski tarih, yaklaşık 50.000 yıl öncesidir.

KAYNAKÇA